Hayat ulaşmak değil, yolda olmaktır. 

Bu kasvetli çağımın sonunu getiriyorum bu gece.

Artık benim elimde olmayan, tamamen dış etkenlere bağlı olan şeylerden medet ummayacağım. Ne olası bir hadisenin ne de bir insanın ipiyle kuyuya inmeyeceğim.

Boş boş oturmaktan nefret ediyorum. Bunun için okuyacağım, öğreneceğim, deneyeceğim. Bunları yapmak zorunda olduğum için değil…

Hayat ulaşmak değil, yolda olmaktır.
Yolda arabayı park edip zamanının dolmasını beklersen hayatından keyif alamazsın. O arabayı çalıştıracaksın,bazen yorulup dinleneceksin, bazen kaza yapacaksın, ama hep devam edeceksin.

Bu yol benim yolum…
Tabi ki yol arkadaşlarım var ama arabam sadece benim sorumluluğumda…
Hayatında geçirdiği kısıtlı zamanını arabayı park edip bekleyerek harcayanlardan olmayacağım.
Bu bana yakışmaz…
Sadece kendi içimdeki devam etme azmine güvenerek, korkusuzca…

Sanırım arabayı çok uzun süre park halinde bırakmışım; ki ruhumun kararmasına neden olacak kadar uzamış bu süreç…
Artık gaza basmanın zamanı geldi.

Reklamlar

Seçimler Zinciri ve Sen

Ömrümüz boyunca sayısı kelimeler ile anlatılamayacak kadar çok seçim yaparız. Bu seçimleri önemli ya da önemsiz diye nitelendirmek yaşamın doğasına aykırı aslında… Bazen çok önemsiz gibi görünen bir seçim hayatımızın gidişatını tamamiyle değiştiren insan ile tanışmamıza neden olabilir. Kimisi buna kader der kimisi tesadüf… Bence ne ile nitelendirildiğinin hiç bir önemi yok… Bildiğim tek bir şey var ki koşuları ne olursa olsun; içinde sen olmayan hiçbir seçimler zincirini tanımıyorum…

Ay Işığı Sokağı (Stefan Zweig)

Gemisinin fırtına yüzünden gecikmesi nedeniyle Fransa’da mahsur kalarak, Almanya’ya giden gece trenini kaçıran bir adamın hiç tanımadığı yabancıların hikayesine dahil olması sonucu başına gelen felaket…

Evlilik dışı bir çocuk olarak dünyaya gelmenin bedelini kimsesiz kalarak ödemiş ve tek gayesi yaşlandığında düşkünler yurduna düşmemek için para biriktirmek olan, dişiliğini kaybetmiş hizmetçi kadının yıllardır uyuttuğu hormonlarının canlanması sonucu işlediği büyük günah ve ödediği bedel…

Gelgelelim rastlantının matkap uçları elmastandır ve içinde bolca tehlikeli tuzak barındıran kader, hiç umulmadık bir yerden kendine bir kapı bulmayı bilir ve kaya gibi sert mizaçları bile temelinden sarsarak darmadağın eder.

1810 yılında İspanya’daki savaşta yaralanan Fransız albayın, hayatta kalmak için oynadığı büyük kumar ve kendi ülkesinin askerleri tarafından kurtarılmak yerine öldürülerek ödediği bedel…

1918 yılının yaz gecesi İsviçre’de Leman gölü kıyısında bir balıkçı tarafından bulunan Rus asıllı yolunu kaybetmiş adamın, aile ve yurt hasretine dayanamayacağını anladığında canından dahi vazgeçişi…

Yaşıtları üniversiteye giderken ya da teğmen olurken hala liseye giden 21 yaşındaki gencin ruhunda yaşadığı çöküş ve büyük patlama…

Yazılanlar birbirlerinden farklı çağlarda ve farklı koşullarda yaşayan insanların hikayeleri olsa da derinlerinde aynı insani duyguları barındırıyor. Dünyanın 1001 türlü hali olsa da ezelden beri yaşayan her insanın ruhunda aynı acılar, aynı çöküşler ve aynı patlamalar yaşanıyor. O karakterler ile aynı şartlar altında olmayan biz okuyucular da o karakterlerin duygularını paylaşabiliyoruz; tıpkı dilini bilmediğin bir şarkıdan etkilenebiliyor olmak gibi…

Bu kitapta çok farklı karakterlerdeki insanların iç dünyalarına yolculuk yapıyor ve onların yaptığı hataları onların penceresinden değerlendirme fırsatı elde ediyoruz. Kitap okumanın en güzel kazancı da ön yargıları kırmak ve empati güdüsünü verimli kullanabilmek değil midir zaten?

Adsız

Yabancı (Albert Camus) Kitap İncelemesi “Hiçbir zaman söyleyecek fazla sözüm yoktur, onun için susarım.”

…O sırada kapı görevlisi peşim sıra içeriye girdi. Koşmuş olmalıydı. Biraz kekeleyerek, “Tabutu kapadık, ama vidaları çıkarayım da annenizi görün,” dedi. Tabuta yaklaşıyordu ki onu durdurdum. “Görmek istemiyor musunuz?” diye sordu. “Hayır” dedim. Durdu, ben de huzursuz oldum çünkü böyle bir şey söylemenin hiç doğru olmadığını anlıyordum. Az sonra yüzüme baktı, “Neden?” diye sordu bana, ama sesinde sitemli bir ifade yoktu, sırf sebebini öğrenmek istiyor gibiydi. Ben de “Bilmem” dedim. O zaman beyaz bıyığını burdu, yüzüme bakmadan “Anlıyorum” dedi.

Hepimizden farklı ve bir o kadar da ‘yabancı’.
Peki nedir onu ‘yabancı’ yapan?
Kabullenmek… Ölümü bile kabullenecek kadar nesnel gözlerle dünyaya bakabilmek. İşte bu yönüyle bizden çok farklıydı. O yüzden ona ‘yabancı’ dediler.
Ölümü bile kabullenecek birinin duygu değişim çizgisinde, hiçbir olay ani yer değişimleri yaratamazdı.
Ne çok mutlu ne de çok mutsuz olan bu adamın, başına ne gelirse gelsin duygu çizgisi sabitliğini koruyacaktı. Bu yüzden kiminle evlendiğinin, iş yerinin nereye taşınacağının ya da kiminle arkadaş olduğunun hiçbir önemi yoktu. Çünkü insan, sonunda her şeye alışırdı.
Kitabın birinci bölümü, yabacı ile empati kurabilmemizi ve onun dünyaya bakış açısını algılayabilmemizi sağlıyor.

…Sözcükleri biraz karıştırarak ve gülünç olduğumu da hissederek hızlıca, bu işe güneşin sebep olduğunu söyledim.

Kendi tabiriyle fiziksel ihtiyaçları eylemlerini etkileyen yabancı, güneşin bunaltıcı etkisine kapılıp çok büyük bir hata yapıyor. Kitabın ikinci bölümü ise bu şekilde başlıyor.

Hayatının kontrolü kendi ellerinden kayıp gidiyor ve üçüncü gözlerdeki tesiri ‘en büyük’ kaderini belirliyor.
Son derece sade bir dille çok derin mesajlar verebilen bu harikulade kitap hakkında ne söylesem az kalır. 😉

…Önce, beni sessiz ve içine kapanık biri olarak anlattıklarını söyledi, bu konuda ne düşündüğümü bilmek istedi. “Hiçbir zaman söyleyecek fazla sözüm yoktur, onun için susarım.” diye cevap verdim.

ALBERT CAMUS - YABANCI.jpg

‘Bir An’ mı? Yoksa Bizi Değiştiren Sürecin Sonu Mu?

• Bir sabah uyandım ve kişiliğimle ilgili köklü değişiklikler yapmaya karar verdim.

• Bir an geldi ve ondan soğudum, ona olan bütün aşkımı bir anda kalbimden söküp attım.

• Bütün gün çok fazla sigara içtim. Gün sonunda kendime ‘Ben napıyorum?’ dedim ve o günden beri sigarayı ağzıma sürmedim. Beş senedir içmiyorum.

• Çocuklarım için, ailemin huzurunu bozmamak için, benden ayrıldığında kendine ya da aileme zarar vermemesi için kendimi onu sevdiğime inandırmak istedim. Ama bir an geldi ve kendime sordum ‘ Bir hayatın daha var mı?’ diye… O anda karar verdim boşanmaya…

• Öğrencilik hayatım boyunca hiç ders çalışmadım. Ama çok saygı duyduğum ve ablam gözüyle baktığım  insan, benimle öyle bir konuşma yaptı ki… Çok çalışmaya o anda karar verdim ve evet şimdi hukuk okuyorum. Bölümüm bitince de yüksek lisans yapmayı düşünüyorum.

• Hiçbir zaman kendimi beğenen bir kadın olmadım. Hep bambaşka bir bedende yaşasaydım daha mutlu olabileceğimi ve Tanrı’nın beni bu bedende yaratarak beni lanetlediğini düşündüm. Ama bir an geldi engellerimin veya dış görünüşümdeki diğer insanların estetik algılarına zıt düşen faktörlerin hiçbir önemi olmadığını anladım. O an geldi ve kendimi sevmeye başladım ve hayattan zevk almak için toplumun belirlediği kalıpların  içine girmenin hiç gereği olmadığını anladım.

• İlkokuldan beri ona aşığım. Ona yıllarca açılma cesareti gösteremedim. Onun bana gösterdiği yakınlığın nedenini duygularımızın karşılıklı olması durumuna bağladım. Ama açıldığımda ise, o bu yakınlığı sadece beni kendine yakın gördüğü için gösterdiğini ve kalbinde başka birinin var olduğunu söyledi. Aylarca ağladım. Ama bir an geldi ve hayatın böyle geçmeyeceğini anladım. Ona olan hislerimi tecrübeye dönüştürdüm ve hayattan zevk almaya baktım. Yeni insanların beni etkilemesine ve kalbimi açmaya karar verdim.

• Çocukluğumdan beri ‘fazla kilolu’ diye nitelendirilebilecek insan kümesindeydim. Yaşadığım her güzel anın kutlaması ve yaşadığım her kötü anın yası yemeklerdi. Benim için bir meditasyon zannediyordum. Lakin gerçek bir kadın olacak yaşa geldiğimde bedenime nasıl hakaret ettiğimi anladım. İşte bir an bu düşünceler içindeyken hayatımın yeni dönemine başlamaya ve o fazla kilolardan kurtulmaya karar verdim.

Yukarıdaki yazılanların genel özeti olarak; ‘Bir an geldi ve her şeyi değiştirmeye karar verdim.’

Peki ya o ‘bir an’dan öncesi? Hayatımız ile ilgili radikal kararlar vermenin ‘bir an’ ile sınırlı olabileceğine gerçekten inanıyor musunuz? Peki ya ondan önceki yaşadığımız anlar?

Bir şeyleri farkına varış aşaması… Gerekirse kendinden ya da hayatından nefret edecek kadar düşük bir psikolojide hissetme… Bütün yaptığın hataların zihninden eski bir film edasıyla geçmesi… Bunların hepsi ‘bir an’ içinde mi gerçekleşir gerçekten?

Hayatımızdaki yanlış bulduğumuz faktörleri değiştirmek için ‘bir an’ı beklemek mi? Yoksa bizi bu kararı vermeye iten süreçle beraber yavaş yavaş değişmek mi? Hangisi daha mantıklı? Belki de o ‘bir an’ o değişimin sonucundan başka hiçbir şey değildir. Belki de o ‘bir an’ zihnimizde uzun süredir başkalaşım geçiren duyguların eylemlerimize yansımaya başladığı andır sadece.

Ben ‘bir an’a inanmıyorum dostlar. Bir şeyleri değiştirmek için çok güçlü bir düşüncenin bir anda gelip sizi doğru yola sürüklemesini beklemeyin. Eğer bir şeyleri değiştirmek istiyorsanız; o süreç zaten zihninizde işliyor demektir. Zihninizdeki değişimi eylemlerinize yansıtmaya başladığınızda arzularınıza karşı sadık hissedeceksiniz. Eğer zihninizde, bu süreci bitirecek kadar değişimin gerçekleştiğine inanıyorsanız; sizi harekete geçirecek ‘bir an’ beklemeyin. O an şimdi!

NOT: Yukarıda verilen örnekler benim kişisel yaşamımı yansıtmamaktadır. Sadece hayatta olabilmesi muhtemel olarak tahmin ettiğim örneklerdir.

Sineklerin Tanrısı (William Golding) Kitap İncelemesi “Dünyayı Çocuklar Yönet(me)sin”

Merhaba Sevgili Okur,

William Golding’in İkinci Dünya Savaşından kısa bir süre sonra kaleme aldığı bu kitapta, Üçüncü Dünya Savaşı sırasında insanları tehlikeli bölgelerden uzaklaştırmak için havalandırılmış uçak, saldırı sonucunda bir mercan adasına düşer. Kimsenin yaşamadığı bu mercan adasında, düşen uçaktan kurtulmuş sayısı belirsiz birkaç çocuğun kurdukları düzeni ve o düzenin nasıl mahvolduğunu anlatılmaktadır.

İlk başlarda çocukların şef seçtiği Ralph ve domuzcuk sayesinde ‘aklın egemenliği’ doğrultusunda herkesin yararına bir uygarlık kurulur. Herkesin fiziksel ve zihinsel özelliklerine göre belirli bir görevi vardır. Bir grup avcıdır, bir grup barınakların yapımında görevlidir ve bir grup da dağın tepesindeki ateşin sürekli yanmasından sorumludur. Ateşin sürekli yanması her şeyden daha önemlidir. Çünkü bu adadan çıkmak ve aileler ile kavuşmak pekala ön plandadır.

Bu kitap herkesin içinde –çocukların dahi- iyi ve kötü tarafların olduğunu ve bu taraflardan ağır basanın davranışlar üzerindeki etkisini anlatır. Ralph iyi tarafı ağır basan ve liderlik vasfı bulunan bir çocuktur. Kitap boyunca kimsenin adını sormadığı ve söylenmesinden hiç hoşlanmadığı halde herkesin ‘Domuzcuk’ diye hitap ettiği çocuk ise, fiziksel özellikleri ve hastalıkları nedeniyle her zaman diğer çocuklar tarafından aşağılanır. Ama aynı zamanda adadaki en akıllı ve zeki çocuk da kendisidir. Ralph ilk başlarda diğer çocuklar gibi onu aşağılasa da, ‘şef’ olmanın yükü altında ezildikçe domuzcuktan akıl danışmaya başlayacaktır.

Ne yazık ki adada liderlik vasfı bulunduran tek çocuk Ralph değildir. Kötü tarafları iyi taraflarından çok daha ağır basan Jack, Ralph’ın şef seçilmesine tahammül edememektedir. Zaman geçtikçe bu tahammülsüzlük artar ve avcılık yeteneklerini kullanıp diğer çocuklara et yemeyi vadederek çocukların büyük bir kesimini baştan çıkarır. Ve adanın diğer ucunda kendi ‘kabile’lerini kurarlar. Jack yanındaki çocuklardan aldığı güç ve şef olmanın verdiği ego ile giderek canavarlaşır.

“Bizden başka canavar yoktur belki” Simon

Simon, tamamen iyi yönleri ağır basan ,kendi topladığı olgun meyveleri küçüklerle paylaşan, Domuzcuk’a et vermeyen Jack’e karşı ona da et veren ve Ralph barınak yapaken ona yardım eden tek kişidir. Ama bu çocuğun ıssız kişiliği nedeniyle diğer çocuklar ona saygı duymayacaktır. Adada herkesin var olduğuna inandığı canavarın ölü bir paraşütçü olduğunu ve asıl canavarın insanın içinde olabileceğini bir tek Simon farketmiştir. Malesef sonu da çok trajedik olacaktır.

Roger’ın ise tamamen kötü yönleri ağır basar ve gaddarlığı, acımasızlığı temsil eder. Roger, Jack’in liderliğinden güç alarak içindeki canavarı eyleme geçirecektir.

Kitabın anlatmak istediği fikir her ne kadar anlamlı olsa bile yazarın son derece alegorik anlatımı bir solukta okunabilmesini engelliyor. Ben kitabın verdiği fikirden ne kadar büyülenmiş olsam da okurken çok sıkıldığım zamanlar oldu. Bu yüzden bu kitabı okurken yanına bir kitap daha okumanızı tavsiye ederim

Eğer alegorik anlatım sizi bunaltmayacaksa okumanızı tavsiye edebilirim. Ya da ‘ben sıkılırım, beni uğraştırma’ diyorsanız yerini tutamaz belki ama aynı adlı bir filmi de var. Ben de yeni öğrendim yakın zamanda izleyeceğim.

Okuduğunuz için çok teşekkür ederim…

20180127_182222.jpg

Aklımın kontrolü bende ise bendeki o akıldan daha üstün olan ve beni kontrol eden şey ne ?

Aklımın kontrolü bende ise bendeki o akıldan daha üstün olan ve beni kontrol eden şey ne ?
Peki ya aklımın ya da o sistemin nasıl şekilleneceğini ben belirleyemiyorsam nasıl seçimlerimden söz edebilirim ?
Seçimlerimi ben belirleyemiyorsam neden cezalandırılıyorum ya da ödüllendiriyorum ?

Yaşantıları benzer şartlarda olan iki insanın kişiliğini farklı kılan şey ne ?
Yaşadıklarımın karşısında kişiliğimi ‘ben’ mi şekillendiriyorum ?
Kişiliğimiz sadece yaşantımızla paralel değilse, paralel olduğu diğer faktörler ne ?
Aklıma gelen o canice düşünceleri gerçekleştirmeme kim engel oluyor ?
Vicdanımın nelere el veremeyeceğini kim belirliyor ?

Toplum tarafından ne kadar ‘aklı başında’ karşılanabileceğim gerçekten benim elimde mi ?
‘Masumiyet’ kavramı herkese göre değişen bir husus mu ? Ya da toplumun belli bir kesimi şekillendirebilmek için uydurduğu bir kelime mi ? Yoksa içimde hissedebildiğim bir duygu mu ? Bunca karmaşanın içinde masumiyet kavramını nasıl yorumlayabileceğimi kim seçiyor ?
Peki din kavramını, milliyetçilik kavramını nasıl yorumlayabileceğimi sadece dış çevre mi belirliyor ?
Aklımı kontrol edebilecek kadar yetkin o ‘ben’ kavramı tam olarak nedir ?
Bütün bunlara o mu sebep olmakta ?